“Zaman, her şeyi alır; ama ondan geriye kalan, nasıl yaşadığımızın
izidir.” — Seneca
🎧 Jóhann
Jóhannsson – “Flight from the City”
Bir hikâye bazen bir sokağın köşesinde başlar.
Rüzgâr bir çocuğun saçlarını savurur, uzaklardan bir piyano sesi gelir. O an,
zaman yavaşlar. “Flight from the City” işte tam o anın müziği. Bu satırları
yazarken her notası, geçmişle bugünün arasındaki ince çizgiyi hissettirdi bana.
Belki de bazı hikâyeler bitmiyor; sadece kamera yavaşça uzaklaşıyor.
Nasıl olmuşsa olmuştu, Paşa bizim sokağın köpeği olmuştu.
Sokakta oynayan büyük küçük bütün çocuklar Paşa’yı çok seviyordu,
Paşa da onlara karşı boş değildi; çocukların sevgisine kendi sevgisiyle
karşılık veriyordu.
Neredeyse sadece ben Paşa’ya karşı mesafeli davranıyordum.
Köpeklere duyduğum fobi, Paşa’yla aramızda bitmeyen bir köşe kapmaca oyunu
başlatmıştı.
Bakkala giderken bile içimden, “Acaba Paşa etrafta mı?” diye geçirir,
adımlarımı temkinli atardım.
Sabah işe gitmeden önce apartmanın demir kapısından çıkmadan önce mutlaka sağa
sola bakar, onu göremeyince derin bir nefes alırdım.
Akşam dönüşlerinde ise içimden sürekli aynı dilek geçerdi: “Ne olur, bu
akşam karşılaşmayalım.”
Ama yine de, olur da köşeden ansızın çıkarsa diye, bazen yolumu değiştirir,
arabaların arkasından dolanarak geçerdim — sırf fazla yakınından geçmemek için.
Mahallenin sevgilisi Paşa, herkesin gözünde sevimli bir dosttu;
ama benim için o, sert bakışlı, asi bir kurdu andırıyordu.
Hiçbir köpekle aramda iyi bir enerji oluşmadığı gibi, Paşa’yla da bir türlü
dost olamamıştık.
Yağmurlu bir gün, elimde katlanmayan eski bir
şemsiye vardı.
Sokağın köşesine vardığımda aniden Paşa’yla göz göze geldik.
Bir anda havlamaya başladı; sesi, yağmur damlalarının arasından yankılanıyordu.
Korkuyla elimdeki şemsiyeyi salladım — bu, kendimi koruma çabasıydı belki ama
Paşa’nın gözünde bir meydan okuma gibi görünmüştü.
O da iyice hırçınlaştı, dişlerini göstererek daha da şiddetli havlamaya
başladı.
Mahallenin Paşa severleri bile o günkü
öfkesine anlam verememişti.
Ben ise ıslanmış halde, kalbim yerinden fırlayacak gibi çarparken, o bakışları
aklımdan çıkaramıyordum.
O olaydan sonra Paşa’yla aramızdaki köşe kapmaca oyunu daha da tatsız bir
hal aldı.
Sabahları işe giderken onunla karşılaşmamak için adeta yeni stratejiler
geliştirmek zorunda kalıyordum.
Paşa’nın sanki bir bekçi köpeğiymiş gibi belirli bir devriye rotası vardı:
Önce parkın çevresinde bir tur atar, sonra otobüs durağına kadar yürür,
ardından yan sokaklara uğrayıp bizim sokağın girişine gelirdi.
En sonunda da, kendisine yapılan küçük kulübenin çevresinde vakit geçirir,
bazen içinde uyur, bazen etrafı gözlerdi.
Her sabah, onu o rotada görüp görmeyeceğimi
düşünmek bile içimi gerginlikle dolduruyordu.
Paşa’nın gözünde ben hâlâ o şemsiyeyi sallayan adamdım,
benim gözümde ise o, ne zaman karşıma çıkacağını bilemediğim bir gölge gibiydi.
Hep içimden geçirirdim; “Şu Paşa buradan bir gitse de kurtulsam.”
Ama olmadı — Paşa değil, bu sokaktan giden ben oldum.
Zaman geçti, yollarımız geçici olarak ayrıldı.
Ta ki birkaç yıl sonra, aynı sokağa geri dönene kadar…
O dönemde ben, hayatın yükünü sırtlamaktan
yorulmuş, umutlarını yarım yamalak taşıyan biriydim.
Kaybedenler safında yerimi almıştım belki, ama içimde hâlâ sönmemiş, hayata
tutunmak isteyen küçük bir kıvılcım vardı.
Ve bir gün, eski bir dost mu desem bilemedim, Paşa’yla yeniden karşılaştım.
Göz göze geldiğimiz o an, içimdeki eski korku
kıpırdadı.
Bakışlarımı kaçırarak sessizce yürüdüm.
Ama gördüm ki, yıllar beni nasıl hırpaladıysa, Paşa’yı da öyle yıpratmıştı.
Belinde bir sakatlık vardı; sendeleyerek, yan yan yürüyordu.
O eski sert bakışları hâlâ yerindeydi,
ama bu kez içinde yorgunluk, kabullenmiş bir sükûnet vardı.
Böylece Paşa’yla aramızdaki o köşe kapmaca
oyunu, kaldığı yerden — ama bambaşka bir sessizlikle — yeniden başlamıştı.
Paşa’ya hiçbir zaman düşmanlık beslemiyordum; ama içimdeki köpek korkusu,
ona hep belli bir mesafeden bakmama neden oluyordu. Bazı geceler, üçüncü
kattaki evimin balkonuna çıkar, aşağıya bakar ve sessizce “Paşa…” diye
seslenirdim. Başını kaldırır, bir süre göz göze gelirdik. Kim bilir, belki bu,
kendi çapımda bir dostluk kurma denemesiydi.
Derken, Paşa’nın kulübesinin önünde bulunduğu
apartman, kentsel dönüşüm kapsamında boşaltıldı. Bir süre sonra bina yıkıldı.
Paşa, bu değişen manzara içinde tutunacak yer bulamadı. Sokak, artık onun
sokağı değildi. Bir süre yan sokakta kendine bir köşe edinmeye çalıştı.
O günden sonra Paşa’yla eskisi kadar sık
karşılaşmaz olduk. Yine de bazen sabahları, onun devriyeye çıktığı saatlerde
yollarımız kesişirdi. Hiçbir zaman dost olamamıştık, ama birbirimizi tanımış ve
kabullenmiştik. Uzak durmak, ikimiz için de en güvenli barış biçimiydi.
Uzunca bir süre Paşa’yı göremedim. Etrafta başka köpekler dolaşıyordu, ben
yine onlardan köşe bucak kaçıyordum ama Paşa’ya uzun zamandır rastlamamıştım.
Bir gün eve dönerken sokakta iki köpek gördüm; duraksadım, üstlerine doğru
yürümedim. Başka yöne gitmelerini bekledim, sonra sokağa girdim.
O esnada, mahalleden olduğunu sonradan öğreneceğim bir genç,
“Abi korkma ya, o köpeklerden. Bir şey yapmazlar,” dedi.
“Ben pek muhatap olmak istemiyorum,” dedim. “Gündüz neyse de gece çok
havlıyorlar.”
Meğer bu genç bizim sokakta oturuyormuş. Kendisiyle ilk kez o gün karşılaştım.
“Abi, bizim sokakta bir zamanlar bir Paşa vardı,” dedi. Sesi bir anda yumuşadı;
belli ki özlemle anıyordu.
“Aa evet, bilmez miyim Paşa’yı. Ben de bu apartmanda oturuyorum,” dedim.
Eve yönelirken dayanamadım, “Ne oldu Paşa’ya?” diye sordum.
“Paşa öldü abi,” dedi sadece.
O an içimde, kavgalı bir eski dostu kaybetmenin garip bir hüznü çöreklendi.
Paşa da hayata karşı direnmiş, mücadele etmişti ama zaman canavarının
acımasızlığı karşısında daha fazla dayanamayınca sessizce kaybolup gitmişti.
The Pasha of
Our Street
“Time takes everything, but what remains is the
trace of how we lived.” — Seneca
🎧 Jóhann
Jóhannsson – Flight from the City
Some stories begin on a quiet corner of a street.
The wind tousles a child’s hair, and a faint piano melody drifts from afar.
In that moment, time slows down.
“Flight from the City” feels like the music of that very instant.
As I wrote these lines, every note seemed to stretch between past and present.
Maybe some stories never truly end; perhaps the camera just slowly pulls away.
Somehow, Pasha had become our street’s dog.
Every child in the neighborhood adored him,
and Pasha, in his own way, returned their affection.
Almost everyone loved him—everyone except me.
My fear of dogs had built an invisible wall
between us,
turning our days into a never-ending game of hide and seek.
Even on my way to the corner shop, I would silently ask myself,
“I wonder if Pasha is around today?”
Before stepping out of the building each morning,
I’d glance both ways through the iron gate,
and only when I didn’t see him would I let out a breath of relief.
In the evenings, walking home from work, my inner prayer was always the same:
“Please, not tonight.”
Sometimes I’d even take a longer route,
weaving between parked cars just to avoid crossing his path.
Pasha was the darling of the neighborhood—
but to me, he looked more like a stern, wild wolf.
No dog had ever liked me much, and I had never managed to like them either.
And Pasha was no exception.
One rainy day, I was carrying an old umbrella
that refused to open properly.
Just as I turned the corner, our eyes met.
He barked suddenly—his voice cutting through the rain.
Startled, I swung my umbrella instinctively;
to me it was self-defense, but to him, it must have looked like a challenge.
He grew fiercer, baring his teeth, barking louder.
Even the neighbors who adored him couldn’t explain his anger that day.
Soaked and trembling, I walked away with my heart pounding,
his gaze burned into my memory.
After that, the unspoken chase between us became
even more tense.
Every morning, I developed new “strategies” to avoid him.
He had a patrol route, as if he were the street’s guardian:
a loop around the park, a slow walk past the bus stop,
a brief stop in the side alley,
and finally, he’d settle near his little wooden shelter—
sometimes sleeping inside, sometimes just watching the world go by.
In his eyes, I was still the man with the
umbrella.
And to me, he remained a shadow—
a silent uncertainty waiting around every corner.
“If only Pasha would leave this street,” I often thought.
But in the end, it wasn’t Pasha who left. It was me.
Years passed. Our paths diverged.
Until one day, life brought me back to that same street.
By then, I had grown weary of carrying life’s burdens.
Hope flickered inside me—faint, but alive.
And then, as if time had looped back on itself, I
saw him again.
Pasha.
That same chill of fear rippled through me when our eyes met.
I looked away and kept walking.
But when I turned back, I saw that time hadn’t spared him either.
He limped slightly, his back hunched.
The fire in his eyes was still there,
but beneath it, I saw weariness—resignation.
Our old game resumed,
only now it was wrapped in silence and mutual fatigue.
I never hated Pasha.
It was my fear that had kept me distant.
Some nights, I’d stand on my balcony and quietly call his name—
“Pasha…”
He would lift his head, look up for a moment.
Maybe that was our way of saying, we’ve made peace.
Then one day, the building beside his shelter was
emptied—
part of an urban renewal project.
Soon after, it was demolished.
Pasha lost his place in the world.
The street was no longer his.
He wandered off, found a corner in a nearby alley,
and slowly faded from the rhythm of our days.
Weeks passed, then months.
I didn’t see him anymore.
Other stray dogs roamed the neighborhood,
but never him.
One evening, as I turned the corner,
I saw two dogs ahead and paused.
I waited until they moved along before entering the street.
Just then, a young man—someone I’d never seen before—said,
“Don’t worry, brother. They won’t hurt you.”
“I just don’t like dealing with them,” I replied. “It’s fine in the day, but at
night, they bark endlessly.”
He smiled. “I live on this street too,” he said,
and then, almost nostalgically added,
“There used to be a dog here once—his name was Pasha.”
My heart skipped. “Oh, I know Pasha. I live in this building,” I said.
As I turned toward home, I couldn’t help asking,
“What happened to him?”
He paused for a moment. “Pasha’s gone, brother,” he said quietly.
And in that moment,
I felt the strange ache of losing an old rival—
a silent companion I never truly knew,
yet somehow shared a story with.
Pasha had fought, as we all do,
but time—the relentless beast—had finally claimed him.
He had faded quietly,
leaving behind nothing but the echo of his footsteps
on our old street.
Hoş bir hikaye.
YanıtlaSilÇok dokunaklı bir anlatım. O "garip hüzün" direk bana geçti. Elinize sağlık.
YanıtlaSilTüm hikayeleri severek okuyorum ancak bu hikaye favorim diyebilirim.
YanıtlaSilHikayede kendimi buldum ben de köpek görünce köşe bucak kaçan biriyim ama Paşa'nın durumu beni hüzünlendirdi. 🥺
YanıtlaSilHikayelerin hepsi birbirinden güzel.. Düşünülerek, gerçeklerle birleştirilmiş. Yüreğinize sağlık👏🌸
YanıtlaSilGüzel bir hikaye daha.. Süper👏👏🎊
YanıtlaSilMahallenin sevgilisi PAŞA..🐕🦺🐕 Bizim sokakta da bir Paşa mız var. Tüm paşa canlılara selam olsun🐕🐕🦺
YanıtlaSilBu hikaye isteyipte yapmaya cesaret edemeğim her şey için buruk hissettirdi
YanıtlaSil