Kayıtlar

Nisan, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor
Resim
  ŞAPKADAKİ PARA “Dikkat etmeyen için hiçbir şey gerçekten görünür değildir.” — Seneca 🎧 Meditation from Thaïs – Joshua Bell *** 2007 yılında dünyaca ünlü keman virtüözü Joshua Bell, Washington DC metrosunda sıradan bir sokak müzisyeni gibi çalmaya başladı. Elinde milyonlarca dolar değerinde bir Stradivarius vardı. Çaldığı parçalar, normalde biletleri günler öncesinden tükenen konser salonlarında yankılanan eserlerdi. Ama o sabah kimse durmadı. Binlerce insan geçti önünden. Çok azı yavaşladı. Daha da azı para bıraktı. Topladığı para birkaç doları geçmedi. Oysa aynı müzik, aynı adam, bir konser salonunda olsaydı… insanlar o anın bir parçası olabilmek için yüzlerce dolar öderdi. Bu hikâyeyi ilk duyduğumda, sadece şaşırmıştım. Sonra hayatın akışında kayboldu… unuttum. Ta ki bir gün, o kalabalığın içinde kendimle yüzleşene kadar. Sokak müzisyenleri her zaman dikkatimi çekmiştir. Ama hiçbir zaman gerçekten durup dinleyen biri olmadım. Genelde yürürken...
Resim
  YÜRÜYEN PALET “Kendini her yerde bulabilirsin, ama önce kendinden kaçmayı bırakmalısın.” — Seneca’ya atfedilen Stoacı bir düşünce 🎵 Pamela – İstanbul *** Her gün, bir öncekinin kopyasıydı. Aynı döngüde sıkışmış bir hayat… Sabah uyanmak, otobüs durağına doğru yürümekle başlıyordu. Ardından vapura binip karşıya geçmek, sonra fünikülere atlayıp işe bir adım daha yaklaşmak. Yıllar birbirini kovaladıkça, büyük şehrin telaşı insanın omuzlarına biraz daha çöküyordu. Her gün aynı yere varan adımlarım… Bir farenin çarkta tükenen koşusundan ne kadar farklıydı ki? İşe varmanın son etabı: Fünikülerden inip yeryüzüne çıkarken adımladığım yürüyen paletler. Paletin üzerinde ilerlerken ne sabahın ferahlığını hissedebiliyordum ne de yeni bir günün enerjisini. Üzerime çöken o tanıdık yorgunlukla, daha başlamadan biten bir günü düşünüyordum. Bir an… adım atmayı bıraktım. Durduğumu fark ettim. Gözlerimi kapattım. Ben burada olmak istemiyordum. Çıplak ayaklarımla çimenler...
Resim
O GECE BİTMEYEN MAÇ “Bazı şeyler sahada bitmez; insanın içinde yıllarca devam eder.” — Seneca (hikâyeye uyarlanmış) 🎵 Kazım Koyuncu – Ben Seni Sevduğumi *** Siyah beyazdan renkliye geçilen yıllardı; önemli maçlar için renkli televizyonu olan komşulara giderdik. Dünya Kupası’nın bir maçında Maradona kırmızı kart görüp oyundan atılmış, takımı maçı kaybetmişti. Ben de ağlamıştım. Mahallede, sokaklarda çok iyi top oynayamasam da çocukluğum hep topun peşinden koşarak geçti. Futbola ilgim ve merakım, bir takımın renklerine de aşık olunca kopmayacak bir bağa dönüştü. Kurduğum bu bağın ardından da çok beklemeden şampiyonluk gelmişti. Sonrası uzun yıllar sessizlik… Beklenen ama gelmeyen şampiyonluklar… Ama gönül bağı bir kere kurulmuştu. Başarısız geçen yıllar, içimdeki umudu sabırsızlıkla karıştırarak büyüttükçe büyütüyordu. Üniversite yıllarımın sonlarındaydım. Yıllarca beklenen şampiyonluk öylesine yaklaşmıştı ki… Bu sene olacaktı artık. Son düzlüğe girildiğinde önde gidiyorduk. Takipçimi...
Resim
  O TANIDIK SES Hayat, gözle görülmeyen küçük mutluluklardan oluşur. — Seneca 🎵 Simon & Garfunkel – The Sound of Silence Çocukluk yıllarımda misketlerimin yeri ayrıydı. Okul öncesi dönemde sokaklara çıkıp diğer çocuklarla misket oynamazdım. Belki biraz ürkektim; misketlerimi kaybetmekten korkardım. Misket oyununda pek iyi sayılmazdım ama her bir misketimin bir ruhu vardı. Her birinin yeri ayrıydı benim için; onların bir karakteri vardı. Evde ninemle misket oynardık. Misketlerimi halının üzerine dizerdim. Ninem en büyük misketi seçerdi ve halının üzerindeki misketleri vurmaya çalışırdık. Ninem aslında babaannemdi. Ben en küçük torunuydum. Benden önceki torunları ona “nine”, hatta yöresel ağızla “nene” dedikleri için ben de ona nene diyordum. Bir gün babamdan bana yeni misketler getirmesini istedim. Artık akşamları babamın eve gelmesini ayrı bir heyecanla bekler olmuştum. Bazı geceler çok geç gelir, o gelmeden ben yatmış olurdum. Bazen de almayı unuttuğunu söylerd...
Resim
  GÖÇ DOĞRU KARARMIŞ “Yaşadığın sürece, yaşamayı öğrenmeye devam et.” — Seneca 🎵 Müzik Önerisi: Dombra *** Eski Sovyetlerden kalma Tupolev marka bir uçağa bindik. Hayatımda bindiğim en küçük uçaktı; üstelik şaşılacak kadar eski görünüyordu. Dışarıdan bakınca hiç güven vermiyordu. İçeri girdiğimde ise manzara daha da çarpıcıydı: koltuklar yırtık, süngerler yer yer dışarı fırlamıştı. Buna rağmen yolcular oldukça rahattı. Sanki her şey onların gözünde son derece olağandı. Bu rahatlık, benim tedirginliğimi daha da artırıyordu. Uçak kalkış için hareket ettiğinde içimde beliren huzursuzluk iyice büyüdü. Zaten güven vermeyen bu uçağa, ‘pilotlar votka içmeden uçmaz’ gibi kulaktan dolma şehir efsaneleri eklenince, bu his dayanılmaz bir hâl aldı. Neyse ki uçak bir şekilde havalandı. Beklediğimin aksine, sarsıntısız ve sakin bir uçuş başladı. Tedirginliğim yavaş yavaş yerini meraka bıraktı. Meraklı gözlerle etrafımdaki yolcuları gözlemlemeye başladım. Ruslar ve Kazaklar… Ge...