ŞİŞEDEKİ GECE — 16 Ağustos 1996
“İstediğini elde edemeyen insan mutsuz değildir;
elde ettiğini istemeyen insandır mutsuz.”
— Seneca
🎧 Müzik Eşliği: Ólafur Arnalds – Near Light
Bu hikâyeyi okurken arka planda bu parçayı dinlemenizi öneririm.
Gecenin sessizliğini yaran tek ses, kendi nefesiydi.
Bir damla süt uğruna başlayan yolculuk, şeffaf bir mezarın sessizliğinde sona erdi.
Piyano ve yaylıların birbirine karıştığı bu müzik, karanlığın içindeki çaresizliği ve kabullenişi hissettiriyor.
Hikâye
Hava çoktan kararmıştı. Saat ilerledikçe ev sessizliğe gömülüyor, gölgeler duvarlara sığınıyordu. Gecenin o ileri saatinde herkes çoktan uykunun koynuna çekilmişti.
İşte tam bu anda, karanlığın güvenli köşelerinde saklanan bir hamamböceği, yaşamını sürdürmek için beklediği fırsatın geldiğine karar verdi.
Gün boyu sabretmişti. Her zamanki gibi sessizce, kimsenin varlığını fark etmediği o kuytu yerinde, gecenin inmesini beklemişti. Şimdi ortalık onundu. Gecenin, karanlığın, sessizliğin tek hâkimi artık oydu.
Açlıktan içi burkuluyordu. Yavaşça ilerlemeye başladı; antenleri havayı yokluyor, duyargalarının ucuna tanıdık bir koku çarpıyordu. Burnuna gelen bu koku, onu bir anda heyecanlandırdı: süt kokusu.
En sevdiği şeydi bu. Yakında olmalıydı. Adımlarını hızlandırdı. Derken karanlığın içinde sert bir şeye çarptı — camdı bu. Evet, bir süt şişesinin camı. Şişenin dibinde, neredeyse görünmeyecek kadar az bir süt kalıntısı vardı. Onun için bu, bir ziyafetten farksızdı.
Ama süte ulaşmak kolay değildi. Şişenin ağzı dardı, yüzeyi kaygandı. Etrafı dikkatle inceledi. Yanındaki tencerenin kapağı, üzerindeki kepçeyle birlikte adeta ona bir köprü sunuyordu.
“Biraz kafayı çalıştırınca,” diye düşündü, “çözülemeyecek sorun yoktur.”
Tencereye tırmanmak zor olmadı; tırtıllı bacaklarıyla ustalıkla ilerledi. Kısa sürede şişenin ağzına ulaştı. Artık geriye sadece bir adım kalmıştı: atlamak.
Ve atladı.
Sütü bulduğu anda dünyadaki tüm korkularını unuttu. Doymak bilmeden içti. Her yudumda biraz daha unutuyordu zamanı, karanlığı, sabahı...
Karnı doyunca oracıkta uyuya kaldı.
Uyandığında hâlâ geceydi, ama karanlık incelmeye başlamıştı. Gidip saklanma vaktiydi. Tırmanmaya çalıştı, ama başaramadı. Cam, beklediğinden daha kaygandı. Her denemesinde biraz yükseliyor, sonra tekrar dibe kayıyordu.
Zaman geçiyordu. Giderek paniklemeye başladı. Sabah yaklaşırken, insanlarla yüz yüze kalacağı o anın korkusu içini sarmıştı.
Artık çok iyi biliyordu: Onun için kimse acımayacaktı.
İnsanların gözünde, onun yaşamının hiçbir değeri yoktu.
Bir damla sütün bedeli bu kadar ağır olmamalıydı.
Dibe çöktü. Gücünü yitirmişti. Günün ilk ışıkları şişenin içine süzülmeye başladığında, her şeyin sonuna geldiğini anladı.
Artık ne tırtıllı bacakları, ne ince zekâsı, ne de gecenin sessizliği ona yardım edebilirdi.
Arkadaşları çoktan saklanmıştı; oysa o, şeffaf bir mezarın içinde sabahı bekliyordu.
Kaderini kabullendi.
Bir zamanlar süt kokusuna kapılmış basit bir böcekti; şimdi, şafağın söküşüyle birlikte idamını bekleyen bir mahkûm gibiydi.
Ve güneş doğdu.
✍️ Yazar Notu
Bu hikâye, bir damla arzunun nelere mal olabileceğini anlatıyor.
Bazen en küçük isteklerimiz bile bizi kendi içimizde hapseder;
camdan yapılmış, görünmez bir şişenin içine.
“Şişedeki Gece”yi yazarken bir böceği değil, insana ait bir duyguyu anlattım:
Doymak bilmeyen arzunun sessiz sonunu.
Yorumlar
Yorum Gönder