SONUN GÖLGESİNDE

“Büyük değişim, sessizce ve fark edilmeden gelir.” — Seneca


Bölüm I: Kapının Önünde
“Bazen bir kapıdan geçerken, ardında bıraktıklarının aslında seni sen yapan şeyler olduğunu çok sonra fark edersin.”
Hayat, ilk kez önümde ciddi bir kapı aralamıştı: ilk işim.
O gün içimde sessiz bir heyecan, derinlerde ise tarifi zor bir huzursuzluk vardı.
İlk aşama tamamlanmıştı; şimdi sıra ikinci aşamaya gelmişti.
Her sabah işe giderken aynı cümle dolaşıyordu zihnimde:
“Ne zaman yurt dışına gideceğim?”
Günler sessizce geçiyor, takvim yaprakları eksiliyor, ama beklentim bir türlü gerçekleşmiyordu.
Sanki orada, başka bir gökyüzünün altında, bambaşka maceralara atılacak, içimdeki eksiklik tamamlanacaktı.
Ve öyle de oldu…
Ama hayat, başlangıçları da sonları da kendi kalemiyle yazıyordu.
Gün geldi, o kapı gerçekten açıldı.
Belki beni yine istediğim yere götürecekti — ama açılan bu kapı, beklediğim kapı değildi.
Yanlış kapıydı bu.
İstemediğim, önceden hayal etmediğim, hatta içten içe korktuğum bir kapı.
Ama yine de geçtim içinden.
Çünkü bazen insanın seçme şansı olmuyordu.
Ve o an anladım:
Kader, her zaman dileklerimizi değil, gerçekleri gösteriyordu.


Yolculuğa başladığım uçakta, Sting’in 🎵 Desert Rose 🎵 çalıyordu. Gitmekte olduğum yeri düşününce, bu hoş bir tesadüf gibiydi. Şarkıda Sting’e eşlik eden tanımadığım bir ses vardı; kimin olduğunu öğrenmek için altı yıl, onun ülkesine gidene kadar beklemem gerekti. O ses, Cheb Mami’ydi.
Siz de bu hikâyeyi okurken “Desert Rose”u dinleyin ve aynı atmosferi yaşayın.


Bölüm II: Yolun Sessizliği
Uçak yere inerken, sessizlik havada tuhaf bir ağırlık bırakmıştı.
İnsanlar hızla hareket ediyor, kelimeler kısa, bakışlar keskin.
Her adımda içimde bir gerilim yükseliyordu; gökyüzü berraktı, ama insanlar ve sessizlik öyle bir baskı yayıyordu ki, her ışık huzmesi omuzlarımda ağırlık bırakıyordu.
Henüz havaalanındayken, buranın farklı ve tuhaf bir ülke olduğunu yaşayarak iyice emin olmuştum.
Salondaki bekleyiş sessiz ama keskin bir gerilim taşıyordu.
Görevli bakışlarıyla alanı tarıyor, her hareketi ölçüyordu.
İçimde bir ürperti dolaştı; ilk anda bu toprakların ağırlığını hissettim.
Araba bizi şehirden çıkarırken, yol uzun ve ıssızdı.
500 kilometre boyunca sadece motorun homurtusu ve rüzgarın uğultusu vardı.
Dışarıdaki çöl sessizliği omuzlarıma çökmüş bir örtü gibiydi.
Her kilometre, yabancılığımı ve tedirginliğimi artırıyor, bilinmeyene dair korkumu besliyordu.
Pencereden baktım; eski, bakımsız binalar, durgun köyler, ara sıra beliren askeri noktalar…
Her detay, izleniyormuş gibi bir his yaratıyor, adımlarımı ölçen görünmez bir varlık hissi uyandırıyordu.
Ve o an fark ettim:
Bazen bir yolculuk, sadece varılacak yer için değil; içsel gerilimi hissetmek, sınırları görmek ve kendi korkularıyla yüzleşmek içindir.


Bölüm III: Şantiyenin Sessizliği
Şantiyeye varır varmaz, ilk bakışta Shawshank Hapishanesini hatırladım: kasvetli, sessiz ve kendi kurallarıyla işleyen bir yer.
Çalışma arkadaşlarımla tanışırken gözüm bir an Ellis “Red” Redding’i aradı; bir rehber, bir dost… Ama bulamadım.
Fark ettim ki burası sert ama hayatın gerçekleriyle yoğrulmuş bir yerdi.
Yüzlerde bezginlik ve yılların yükü vardı. Ama bazı yüzlerde, yıllara yayılan dostlukların sıcaklığını görebiliyordum.
Zamanla iyi insanlar tanıyacağımı, uzun yıllara yayılan bağlar kuracağımı sezdim; bir umut ışığı gibi içime doldu.
Şantiyedeki koşullar, teknolojik olarak bizim alıştığımız dünyanın çok gerisindeydi.
2000 yılının milenyum çağında, burada internet bağlantısı bile yoktu.
Yurt dışı telefon görüşmelerimizi, sanki 1970’lerin Türkiye’sindeymişiz gibi, sınırlı ve güç koşullarda yapabiliyorduk.
Ama tüm bunlara rağmen, insanlar bir şekilde yaşamaya devam ediyordu.
Gözlerindeki ve yüzlerindeki ifade, hem hüzün hem de direnç arasında gidip geliyordu.
Her biri kendi dünyasının sessiz savaşını veriyordu.
Ben ise, bu sessiz dünyanın kurallarını ilk kez çözmeye başlıyordum.


Bölüm IV: Sessiz Mücadele ve Küçük Vaha
İki yıl…
Şantiyede geçen iki yıl, her gün bir öncekinin devamı gibiydi; aynı sorunlar, aynı eksiklikler, aynı monoton rutin.
Yılların biriktirdiği sorunlar, hayatın zorlu koşulları… Şantiyenin sınırları dar, gökyüzü uzak ve ufuk sürekli aynı çizgideydi.
Ama zamanla anladım ki, zorluklar bir yandan insanı tüketirken, diğer yandan sabrı ve dayanıklılığı öğretiyordu.
İçimizdeki küçük bir umut ışığı, bazen günün en değerli anı olabiliyordu.
Ve işte o iki yılın içinde, şantiyeye en yakın bankada sadece birkaç kez rastladım ona: Mabruka.
Normal şartlarda, tereddütsüz “çirkin” diye tanımlanabilecek bir kızdı; ama gözleri…
Gözleri, çölde açan bir vaha gibi parlıyordu.
O kısa karşılaşmalar, şantiyedeki monotonluğun ortasında küçük bir nefes gibi geldi; gözlerindeki ışıltı zihnime kazındı.
Hatırladım ki:
Hayat her zaman zor ve sıkıcı olmayabilir; bazen beklenmedik bir bakış, beklenmedik bir an, insanın içindeki umudu yeniden yeşertebilir.


Bölüm V: Uçuşa Geçiş
Uçağın tekerlekleri havalimanından yükselirken, içimde tarifsiz bir hafiflik hissettim.
Sanki bütün yükler, bütün sıkıntılar geride kalmıştı; şantiyedeki uzun, sessiz mücadele, yaşanan zorluklar ve hatta çölde rastladığım ufak umut ışıkları… hepsi orada, yerde bırakılmıştı.
Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım ve yavaşça hafifledim.
Kuşlar gibi gökyüzünde süzüldüğümü hissettim.
Her metre yükseldikçe, geçmişin gölgesi daha da küçülüyor, içimde yeni maceralar için yer açılıyordu.
Denize doğru ilerlerken, geride ve aşağıda kalan kara parçasına son kez baktım; bu ülke ile bütün bağlantılarım kesilmişti.
Yeni bir sayfa açılıyordu; her şey mümkün, her şey taze, her şey umut doluydu.
Ve fark ettim ki:
Bazen insan, geride bıraktığı her şeyi tam anlamıyla unutmak zorundadır; sadece öyle, geleceğe yelken açabilir.


Bölüm VI: Flaş Haber
Birkaç ülkeyi daha geride bıraktıktan yıllar sonra Türkiye’ye dönmüştüm. Hele o ilk ülke… artık çok gerilerde kalmıştı.
Akşam işten eve dönerken vapurdaki yerime oturmuş, denizin sessizliğine dalmıştım. Şehir ışıkları uzaktan akıyor, düşüncelerim dalgalarla birlikte dağılıyordu.
Birden, vapurdaki televizyondan yükselen bir sesle irkildim; yerimden fırladım ve haberi ayakta dinledim. O ülkeden günlerdir kötü haberler geliyordu: iç savaş, kargaşa, belirsizlik.
Ekrandaki habere kilitlendim. Etrafımdaki konuşmalar fonda silik bir uğultuya dönüştü; sadece o an, o görüntü vardı.
Rüzgâr o gün çölün tozunu değil, bir devrin küllerini taşıyordu. Şehirlerde insanlar bağırıyordu, ama o seslerin içinde yankı kalmamıştı artık. Herkes kendi zaferini kutlarken, bir çağ, kendi çocuklarının elleriyle gömülüyordu.
Bir bodrumun loşluğunda, bir zamanlar “evlatlarım” dediği kalabalığın bakışları arasında bir sessizlik çöktü. O an ne silah sesi vardı ne de slogan… yalnızca kameraların soğuk merceği. Dünya bir çağın sonunu izliyordu; kimileri adalet gördü, kimileri yalnızca intikam.
Ben o ülkenin rüzgârını hâlâ içimde taşırım. Kimin kazandığı, kimin yenildiği artık kimsenin umurunda değildi. Çünkü bir ülke, kendi geçmişinin gölgelerinde kaybolmuş bir çocuk gibiydi — artık kimse kime inandığını hatırlamıyordu.
O gün, bir çağın sonunu izlerken, bir dönem orada bulunmuş olmam içimde tarifsiz bir his ve tedirginlik uyandırdı. Sonu gelen bu dönemin bir parçası olmuştum; gözümde, akıbetlerini merak ettiğim somut yüzler belirdi. Demek ki, oradan düşündüğüm gibi tamamen kopamamışım; somut yüzlerle dolu anılar hâlâ içimde yaşamaktaydı.

 

In the Shadow of the End
"Great change comes quietly and unnoticed." — Seneca


Chapter I: At the Door
"Sometimes, when you pass through a door, you only realize much later that what you left behind is what truly made you who you are."

For the first time, life had opened a serious door before me: my very first job.
That day, I felt a quiet thrill within me, yet deep down, an unease I could scarcely describe.
The first stage was complete; now came the second.
Each morning, on my way to work, the same thought ran through my mind:
"When will I go abroad?"

Days passed in silence, calendar pages fell away, yet my anticipation remained unfulfilled.
It felt as if, under some other sky, I would embark on adventures completely unlike my own, and the emptiness within me would finally be filled.
And it did…
But life wrote beginnings and endings with its own hand.
The day came, and the door truly opened.
Perhaps it would take me where I had hoped—but this was not the door I had imagined.
It was the wrong door.
A door I neither wanted nor had envisioned, one I secretly feared.
Yet, I walked through it.
Because sometimes, choice is a luxury we do not have.
In that moment, I understood:
Fate does not always grant our wishes; it shows us reality.


On the plane that would carry me toward my journey, Sting’s 🎵 Desert Rose 🎵 played. Considering my destination, it felt like a gentle, meaningful coincidence.
A voice accompanied Sting, unfamiliar to me; I would not discover it was Cheb Mami until six years later, when I visited his country.
As you read this story, I invite you to play Desert Rose and feel the same atmosphere.


Chapter II: The Silence of the Road
As the plane touched down, the air felt thick with a strange, oppressive silence.
People moved quickly; words were clipped, gazes sharp.
With every step, a tension rose within me; the sky was clear, yet the people and the quiet cast a pressure so heavy that each ray of light seemed to weigh on my shoulders.
Even at the airport, I knew with certainty, through lived experience, that this was a strange and unusual land.

The waiting hall exuded a quiet but palpable tension.
Officials scanned the space with measured glances, judging every movement.
A shiver ran through me; I felt the weight of this place immediately.
As the car carried us out of the city, the road stretched long and deserted.
For 500 kilometers, only the engine’s hum and the wind’s howl accompanied us.
The desert’s silence pressed down on me like a heavy blanket.
Each mile heightened my sense of alienation, feeding a fear of the unknown.
Through the window, I saw old, neglected buildings, stagnant villages, and the occasional military checkpoint…
Every detail seemed to watch me, an invisible presence measuring my steps.
And I realized:
Sometimes, a journey is not merely about reaching a destination; it is about feeling the inner tension, seeing boundaries, and confronting one’s own fears.


Chapter III: The Silence of the Construction Site
Arriving at the site, the first thing that struck me was its resemblance to Shawshank Prison: gloomy, silent, operating by its own rules.
Meeting my coworkers, I instinctively searched for an Ellis “Red” Redding—a guide, a friend… but found none.
I realized this place was harsh, yet forged in the raw truths of life.
Faces bore weariness and the weight of years. Yet, in some, I glimpsed the warmth of long-standing friendships.
I sensed that, in time, I would meet good people, forge enduring bonds; a small glimmer of hope filled me.

The site’s conditions were far behind the technological comforts I was accustomed to.
In the year 2000, the so-called millennium, there was barely any internet.
International calls felt like we were living in 1970s Turkey—limited and difficult.
Yet, despite all this, life continued.
In their eyes and faces, I saw a delicate balance between sorrow and resilience.
Each person fought a silent, private battle.
And I was beginning to learn the rules of this quiet world.


Chapter IV: Silent Struggle and a Small Oasis
Two years…
Two years on the site, each day a mirror of the last: same problems, same shortages, same monotonous routine.
Accumulated hardships, the harshness of life… The site’s boundaries were narrow, the sky distant, the horizon unchanging.
Yet, over time, I learned that hardships, while draining, also taught patience and endurance.
Even a small spark of hope could become the most precious moment of the day.

And within those two years, I encountered her only a few times at the nearest bank to the site: Mabruka.
By ordinary standards, she might have been described, without hesitation, as “plain”; yet her eyes…
Her eyes shone like an oasis blooming in the desert.
Those fleeting encounters were like a breath of air amidst the monotony; the light in her gaze was etched into my memory.
I remembered:
Life need not always be harsh and dull; sometimes, an unexpected glance, a fleeting moment, can rekindle the hope within.


Chapter V: Taking Flight
As the plane lifted from the runway, a weightless serenity washed over me.
All burdens, all struggles had been left behind: the long, silent struggle at the site, the hardships endured, even the faint sparks of hope glimpsed in the desert… all remained on the ground.
I closed my eyes, took a deep breath, and felt myself lighten.
I felt myself gliding through the sky, like a bird.
With every meter gained, the shadow of the past shrank, making space for new adventures.
Heading toward the sea, I looked back at the land below; all ties to that country were severed.
A new page was opening; everything was possible, fresh, and full of hope.
And I realized:
Sometimes, to move forward, one must completely leave the past behind; only then can one truly set sail for the future.


Chapter VI: Breaking News
Years later, after leaving a few more countries behind, I returned to Turkey. That first country… was now far behind.
On my way home from work, I sat on the ferry, lost in the sea’s silence. City lights streamed past, my thoughts drifting with the waves.
Suddenly, a voice from the ferry’s television startled me; I jumped to my feet, listening intently. Bad news had been coming from that country for days: civil war, chaos, uncertainty.
I was riveted to the screen. Conversations around me faded into a muted hum; only that moment, that image, existed.
That day, the wind carried not desert dust, but the ashes of an era. People shouted in cities, yet their voices left no echo. While some celebrated victories, an age was being buried by its own children.

In the dim basement of a once-crowded place called “my children,” silence fell. There were no gunshots, no slogans… only the cold lens of cameras. The world watched the end of an era; some saw justice, others only revenge.
I still carry the wind of that country within me. Who won, who lost, no longer mattered. A nation had become like a child lost in the shadows of its past—no one remembered whom they had trusted.
Witnessing the end of an era, having once been part of it, left me with an indescribable unease. I had been part of a period that ended; faces whose fates I wondered about lingered vividly in my mind. Apparently, I had not fully detached from that place; memories filled with real faces still lived within me.

 


Yorumlar

  1. Güzel hikaye.
    Hikaye adeta kendi iklimine sürükledi ve çölün kuraklığında kavurdu.
    Sılaya dönüş, sevinç ve geride bırakılan anılara özlem duymayı aynı anda hissettirir her zaman, bunu yaşadık okurken. Ve işte bu yüzden, "gurbet"ten dönsen de oradaki bir haber seni sarsar, artık hep bir parçası olduğun için hep bir yanın da orasıdır.

    YanıtlaSil
  2. Hikayeyi Desert Rose eşliğinde tamamlamamış olsam bile anlatılanları kafamda yaşamak zor olmadı. Güzel ve akıcı bir şekilde yazılmış elinize sağlık.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar