BİR MİSKETİN PARILTISI

“Hatırasız hayat yoktur.” – Seneca

Hikâyeyi okurken, çocukluğun masum ışığını ve misketlerin parıltısını hissetmek için Nils Frahm’ın “Ambre” parçasını arka planda dinlemenizi tavsiye ederim.

***

6 yaşındaydım; sokağa yeni çıkmaya başlamıştım.
O yaşlarda insan, dünya ile kendi arasında ince bir çizgide yürür ya… İşte ben tam o çizginin üzerindeydim.

Okul öncesi dönem, sokağın sesini, kokusunu, rüzgârını en saf hâliyle duyabildiğim son özgür ve hesapsız günlerdi.
Yaşıtlarıma göre sokağa daha geç bir dönemde çıkmaya başlamıştım; belki de bu yüzden onun özgürlüğü bana daha tatlı, daha büyülü geliyordu.

Her sabah herkesten önce dışarı çıkar, sokak kararana dek orada kalırdım.
Sanki kaybettiğim zamanı yakalamaya çalışır gibi…

O sabah da aynı hevesle kendimi sokağa attım.
Bir çocuğun elinde büyükçe bir misket vardı.
Yeşilin türlü tonlarının birbirine karıştığı, ışıkta hafifçe parlayan bir misket…

Sokaktaki bütün çocuklar onun etrafına toplanmıştı.
Ben de onları uzaktan takip ediyor, kalabalığın arasına bir türlü giremesem de, o misketi daha yakından görebilmek için gözümü sürekli onun üzerinde tutuyordum.
Dokunamadım bile… Ama yine de bakmak yetiyordu; sanki bu yeterince değerliydi.

Gün geçtikçe oyunlar birbirine karıştı.
Sokağın özgür havası bizi sağa sola savururken akşam yavaşça çökmeye başladı.
Çocuklar birer birer evlerine döndü. Son kalanlar da gidince, sokak bir anda sessizleşti.

O sessizlikte aklıma yine o misket düştü.
Yeşilimsi parlaklığı, mahallenin en güzel kızı Yeşim’in gözleri gibi berrak ve huzur vericiydi.
Belki de o yüzden içimde garip bir hayranlık uyandırmıştı.

İsteksiz adımlarla eve yöneldim.
Apartmanın kapısına geldiğimde, dönüp sokağa bir kez daha baktım.
Karşıdaki inşaatta çalışan Erol Usta, her zamanki gibi yüzünde hafif bir yorgunluk ve iyi kalplilere özgü bir tebessümle duruyordu.

Mahalleye ara sıra bir seyyar dondurmacı gelirdi; arabasında sadece iki çeşit dondurma olurdu: beyaz kaymaklı ve pembe çilekli.
Ben çocuk aklımla o pembeye hep çilekli derdim.
Belki gerçek oydu, belki değildi; ama çocukluğun dünyasında gerçek, elimizde tuttuğumuz değil, içimizde büyüttüğümüz şeydi.

Dondurmacı geldiğinde Erol Usta, mahalledeki bütün çocuklara dondurma ısmarlardı.
Herkes sıraya girer, ben ise çekingen ve utangaç hâlimle uzaktan izlerdim.
O, bütün çocuklara aldıktan sonra en son bana da uzatırdı dondurmayı.
O an hâlâ aklımdadır; dondurmacı, arabası ve Erol Usta.

İşte o gün, apartmanın önünde eve dönerken Erol Usta’nın elinde o meşhur misketi gördüm.
Nasıl olmuştu bilmiyorum; elden ele dolaşırken kaybolmuş muydu, yoksa biri düşürüp unutmuş muydu?
Kim bilir… Ama şimdi o misket, Erol Usta’nın avucunun içindeydi.

Bir an durdum ve göz göze geldik.
Elindeki misketin dikkatimi çektiğini anlamıştı.
Misketi bana doğru uzattı.
“İster misin?” dedi.

Bir an durdum, cevap vermedim.
“Yok…” dedim, “istemem. O benim misketim değil ki.”
Üsteledi:
“Alsana.”
Yok, dedim, tekrar.

Sonra o, hiçbir söz söylemeden misketi yerden hafifçe yuvarladı.
Misket yavaşça yuvarlanarak ayaklarımın dibinde durdu.
Eğilip yerden aldım. Ona teşekkür etmesem de, bir gülümsemeyle yüzüne baktım.

Misketi alıp sevinçle eve koştum.
Diğer misketlerimin yanına koydum.
Ama onun, o torbanın içinde hep bambaşka bir yeri oldu.

Yıllarca sakladım tüm misketlerimi.
İlerde onları çocuğuma vereceğime dair kendi kendime düşüncelere daldım.
Ama yıllar beni oradan oraya savurdu; misketlerim de bu savrulmada kaybolup gitti.
Oğluma veremedim.

Ve bazen düşünüyorum…
Versem bile, bugünün çocukları, benim o yeşil miskete baktığım gözle bakabilir miydi?
Kim bilir… Belki de bazı şeyler, sadece hatırlayana güzel.

Ve belki de…
Belki bir gün, bu hikaye bir şekilde Yeşim’e ulaşır ve okuduğunda kendini o misketin parıltısında bulur.


A Marble’s Gleam
“There is no life without memory.” – Seneca
To feel the innocent glow of childhood and the shimmer of marbles while reading this story, I recommend listening to Nils Frahm’s “Ambre” in the background.


I was 6 years old; I had only just begun going out to the street.
At that age, a child walks on a thin line between the world and themselves… and I was standing right on that line.
Those preschool years were my last free, unburdened days when I could feel the sound, scent, and wind of the street in its purest form.

I had begun going outside later than other kids my age; maybe that’s why its freedom felt sweeter, more magical to me.
Every morning, I would rush out before anyone else and stay there until the street grew dark.
As if I were trying to catch up on lost time…

That morning, I ran out with the same excitement.
A boy was holding a large marble in his hand.
A marble shimmering gently in the light, filled with countless shades of green…

All the children in the street had gathered around him.
I watched them from a distance—too shy to squeeze into the crowd, yet unable to take my eyes off that marble.
I didn’t even touch it… but looking was enough; somehow, that alone felt precious.

Day passed, and the games began to blend into each other.
As the free spirit of the street tossed us around, evening slowly settled in.
Children went home one by one.
When the last few left, the street suddenly grew silent.

In that silence, the marble came back to my mind.
Its greenish glow was clear and calming—just like Yeşim’s eyes, the prettiest girl in the neighborhood.
Maybe that was why it stirred a strange admiration inside me.

I turned toward home with reluctant steps.
At the entrance of our apartment building, I looked back at the street one more time.
Across the road, Erol Usta, who worked at the construction site, stood as always—his face carrying the gentle smile of kindhearted people, softened by a bit of fatigue.

From time to time, an ice cream vendor would visit our neighborhood; he only had two flavors in his cart: white clotted cream and pink strawberry.
As a child, I always called the pink one “strawberry.”
Maybe it really was, maybe it wasn’t—but in the world of childhood, reality isn’t what we hold in our hands, but what grows inside us.

Whenever the vendor arrived, Erol Usta would buy ice cream for all the kids in the neighborhood.
Everyone would line up, and I—shy and quiet—would watch from afar.
After giving ice cream to all the others, he would finally hand one to me.

That moment is still vivid in my memory: the vendor, his cart, and Erol Usta.

And that day, just as I was about to go home, I noticed something in Erol Usta’s hand:
the marble.

I don’t know how he got it—maybe it got lost while being passed around, or maybe someone dropped it and forgot.
Who knows…
But now, that marble was resting in his palm.

I stood still, and our eyes met.
He had noticed that the marble had caught my attention.

He reached out to me.
“Do you want it?” he asked.

I paused. I didn’t answer.
“No…” I said. “I don’t want it. It’s not my marble.”

He insisted:
“Go on, take it.”

I still said no.

Then, without saying another word, he gently rolled the marble on the ground.
It slowly made its way toward me and stopped at my feet.
I bent down and picked it up.
I didn’t thank him, but I smiled.

I ran home with joy.
Placed it next to my other marbles.
But that one always had a different place among them.

I kept all my marbles for years.
I dreamed of giving them to my own child someday.

But life pushed me from place to place; my marbles were lost in the chaos.
I couldn’t give them to my son.

And sometimes I wonder…
Even if I had, would children today look at that green marble the way I once did?

Who knows…
Maybe some things are beautiful only to the one who remembers them.
And maybe…
Maybe one day, this story will somehow reach Yeşim, and when she reads it, she’ll find herself reflected in that marble’s gleam.

 


Yorumlar

  1. O dönemin kokusunu, sokakların sesini hissettim adeta. Çocukluk, elimizde tuttuğumuz değil, içimizde büyüttüğümüz şey gerçekten de... Bazen “Versem bile bugünün çocukları aynı gözle bakabilir mi?” sorusu, tüm nostaljiyi özetliyor.

    Ne kadar dokunaklı bir anı. Hepimizin o yeşil misketi gibi, yıllarca içimizde taşıdığımız ve savrulmalar arasında kaybettiğimiz ama değeri hiç azalmayan küçük hazinelerimiz var. Çocukluk saflığı ve Erol Usta'nın iyiliği, yüzümde buruk bir tebessüm bıraktı. Teşekkürler bu güzel paylaşım için.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar