FRANSIZCA BİR CÜMLE

“Korktuğumuz şeylerin çoğu gerçekleşmez; insan çoğu zaman gerçeklerden değil, zihninin kurduğu ihtimallerden yorulur.”
— Seneca’dan esinlenilmiştir

🎧 Jacques Brel - Ne me quitte pas

***

Bir pikabın içinde beş kişiydik; bir Arap şoför ve dört Türk. Kuzey Afrika’da bir ülkede, doğuya doğru ilerliyor; daha turistik başka bir ülkenin sınırına yaklaşıyorduk.

İlk kez kara sınırından geçerek yeni bir ülke görecektim. Birbirine çok benzeyen ülkeler olsa da insan yine de başka bir dünyaya geçiyormuş gibi hissediyordu.

Sınır kapısına vardığımızda, işlemlerin biraz zahmetli ve uzun süreceği belli oldu. Pasaport kontrolündeki polisler; kıyafetleri, tavırları ve yüz ifadeleriyle adeta Kuzey Afrika’da geçen eski filmlerden fırlamış gibiydi. Her tarafta Fransızca ile Arapçanın birbirine karıştığı bir uğultu yankılanıyordu.

Beklerken kendi aramızda sohbet etmeye başladık. Bir ara arkadaşlarıma dönüp:
“Polisin pantolonu çok komik,” dedim.

Laf ağzımdan çıkar çıkmaz bizim yerel şoförle göz göze geldik. Parmağını dudaklarına götürüp bana sus işareti yaptı.

“Polis anlayacak,” dedi.

Meğer farkında olmadan, tamamı Fransızca kelimelerden oluşan ve polisin hiç hoşuna gitmeyecek bir cümle kurmuştum.

İşlemler tamamlandıktan sonra sınırı geçip yeni ülkenin başkentine doğru yola koyulduk.

Başkente vardığımızda otel bulmak için, Fransızcası iyi olan arkadaşımız bir polise adres sordu. Polis, pikapla kendi aracını takip etmemizi istedi.

Merak içinde nasıl bir otele götürüleceğimizi düşünürken kendimizi bir karakolun önünde bulduk.

Bu kez polislerin pantolonları bana hiç komik gelmedi.

Bir iki saatimiz karakolda geçti. Sararmış duvarların altında, ne söylendiğini anlamadığımız konuşmalar arasında sessizce bekliyorduk. Tavanda ağır ağır dönen eski vantilatör sıcak havayı yalnızca bir köşeden diğerine taşıyordu. Polislerden biri pasaportlarımızı defalarca inceliyor, arada yüzümüze kısa kısa bakıyordu. Önümüze birkaç form koydular; neden orada tutulduğumuzu tam anlamadan birkaç form doldurduk. Dışarı çıktığımızda hava kararmış, akşam olmuştu.

Şimdi sırada, bilinmeyen bir yerde plansızca maceraya atılmanın kendine özgü keyfi vardı.

 

A FRENCH SENTENCE


“We suffer more from what we fear in our imagination than from what actually happens; most of what we fear never comes to pass, and we are often worn down not by reality, but by the possibilities our minds create.”
— Inspired by Seneca

🎧 Jacques Brel - Ne me quitte pas


There were five of us in a pickup truck: an Arab driver and four Turkish passengers. We were in a North African country, heading east, approaching the border of another, more touristic country.

It was my first time crossing a land border and seeing a new country. Even though the countries were quite similar, it still felt like stepping into another world.

When we arrived at the border checkpoint, it was clear that the procedures would be somewhat long and demanding. The police at passport control looked as if they had stepped out of old films set in North Africa—their clothing, their mannerisms, their expressions. Everywhere, the sound of French and Arabic blended into a constant murmur.

While we were waiting, we started talking among ourselves. At one point, I turned to my friends and said:

“The policeman’s trousers look really funny.”

The words had barely left my mouth when I made eye contact with our local driver. He raised a finger to his lips, signaling me to be quiet.

“He’ll understand you,” he said.

It turned out that, without realizing it, I had spoken a sentence entirely made of French words—one that the police would not have appreciated.

After the procedures were completed, we crossed the border and set off toward the capital of the new country.

When we arrived in the capital, our French-speaking friend asked a police officer for the address of a hotel. The officer told us to follow his vehicle with our pickup.

Curious about where we would be taken, we soon found ourselves in front of a police station.

This time, the policemen’s trousers didn’t seem funny at all.

We spent a couple of hours at the station. Beneath yellowed walls, we waited in silence among conversations we couldn’t understand. An old ceiling fan slowly turned above us, pushing the hot air from one corner to another. One of the officers repeatedly examined our passports, occasionally glancing at our faces. They placed several forms in front of us, and without fully understanding why we were being held there, we filled them out. When we stepped outside, night had already fallen.

Now there was a quiet, unexpected pleasure in drifting into an unplanned adventure in an unknown place.


Yorumlar

  1. İnsan bazen bir şeyi bilmeden yaşamaktan lezzet alır.Bakalım bu macera nasıl bitecek?

    YanıtlaSil
  2. Hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir.

    YanıtlaSil
  3. ​Sınır kapısındaki o boğucu kalabalıkta, sadece bir "pantolon komikliği" değil, yüzyıllardır süregelen o otorite eleştirisini, farkında olmadan Fransızca şifrelemiştim. Şoförümüzün telaşının sebebi sadece bir hakaret değildi; o coğrafyanın hafızasında bu tarz "kral çıplak" göndermeleri, bir yabancı için tehlikeli bir başkaldırı olarak algılanırdı.
    ​Karakolun sararmış duvarları arasında, o eski vantilatörün sesiyle birlikte, sorgu odasında beklerken durumun vahametini ancak o zaman anladım. Polis, pasaportlarımızı incelerken aslında sadece bizi kontrol etmiyordu; sanki bir arkeologun kitabındaki antik bir metni deşifre etmeye çalışır gibi, kelimelerimin ardındaki niyeti kazıyordu.
    ​Derken, sorguyu yapan polis yüzüme baktı, dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Önümüze koyduğu formları işaret etti. Formdaki soru şuydu: "Ülkeye giriş nedeniniz?" Ben "Turist" yazacakken, polis elindeki tükenmez kalemi ters çevirip formun altına büyük harflerle şunu not düştü: "Observateur de la vérité." (Hakikatin gözlemcisi.)
    ​O an anladım ki; karakola götürülmemiz bir ceza değil, bir sınavdı. Bizi otel bulmamız için değil, "sınırları" ve "otoriteyi" nasıl algıladığımızı test etmek için oraya çekmişlerdi. Kapıdan çıkıp geceye karıştığımızda, cebime sıkıştırılan küçük bir not kâğıdında şu yazıyordu: “Petra’nın yankıları sadece taşlarda değil, sessizliğin içindeki kelimelerde saklıdır. Dikkatli yazın.”
    ​Artık otel aramıyorduk. Şehrin sokaklarında, bir yazar olarak hayatımın en büyük hikâyesinin içine, kendi kurduğum bir kurgunun içine düşmüştüm.
    ​Pantolonun artık hiçbir önemi yoktu. Artık sadece "kralın çıplak olmadığını" değil, kralın aslında bizimle aynı karakolda beklediğini biliyordum.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar